Editör'den Haberler Köşe Yazıları Medyada Çocuk Ajandası Tıbbi Makaleler Uzmana Sorun Anne Babalara Kısa Kısa Özel Dosya Röportajlar Öneri Tahtası
22 Eylül 2017 Cuma
Ana Sayfa Hakkımda Çocuk - Gündem Çocuk - Kültür Çocuk - Ruh Sağlığı Etkinliklerimiz İletişim

Tüm Tıbbi Makaleler
   »  Çocuk - Gelişim
   »  Çocuk - Ruh Sağlığı
   »  Çocuk - Aile
   »  Çocuk - Okul
   »  Çocuk - Genel Sağlık
   »  Çocuk - Genel Konular
ÇOCUK VE ERGEN PSİKİYATRİSTİ RANDEVUSU ALMAYI DÜŞÜNENLER
Dr Ahmet Çevikaslan; Adalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü İle Heybeliada Lions Kulübü'nün Ebevenlere Yönelik Olarak Ortaklaşa Düzenleyeceği Toplantıda Konuk Konuşmacı Olarak Yer Alacak.
Konu: Ergenler Ve Aile İçi İletişim
Tarih,Saat:18 Ekim 2011, 14-16
Yer: Büyükada 125. Yıl Atatük İlköğretim Okulu


Dr Ahmet Çevikaslan 7 Ekim 2011 tarihinde saat 21'de CNN'de "Şirin Payzın İle Ne Oluyor?" programının canlı yayın konuğu.
Konu: DEHB Tedavisi Ve İlaç Kullanımı
(Link: http://tvarsivi.com/dr-fusun-cuhadaroglu-uzm-dr-ahmet-cevikaslan-psikiyatrist-tanju-surmeli-ve-psikolog-tuce-atas-cocukl-07-10-2011-izle-i_2011100174533.html)


Dr Ahmet Çevikaslan 20 Temmuz 2011 tarihinde saat 22'de Haber 24'de Ardan Zentürk İle Olay Yeri programında
Konu: Sosyal Paylaşım Siteleri


Dr Ahmet Çevikaslan; 3 Haziran 2011 tarihinde saat 16'da A HABER kanalı AKŞAMA DOĞRU programında Defne Samyeli'nin stüdyo konuğu.
Konu: SBS Öncesi Çocuklar Ve Ailelere Öneriler


Maddi durumu yetersiz ve babası olmayan çocuklara kucak açan Darüşşafaka İlköğretim Okulu'na başvurular başladı.
Bilgi için: www.darussafaka.k12.tr/tr/index.php/sinav-2011


Dr Ahmet Çevikaslan 7 Nisan 2011 tarihinde TGRT Haber 16:00 Haberleri'nde stüdyo konuğu
Konu: YGS, Şifre İddiaları, Öneriler


"Epilepsi Ve Ben" Resim Yarışması.
Sanofi-Aventis İlaç Firması Sponsorluğu İle Türk Epilepsi İle Savaş Derneği Tarafından Organize Edilen, Epilepsi Tanısı Almış Çocukların Katolabileceği Yarışma.
Ayrıntılar İçin: http://www.sanofi-aventis.com.tr/urunler/Epilepsi_Yarisma_2011_formu.pdf


Dr Ahmet Çevikaslan 22 Kasım 2010 tarihinde Kanal A Anahaber Bülteni'nin Konuğu.
Konu: Okullarda Langırt Masası


Çocukların Sağlıklı Beslenmeleri Konusunda Sağlık Bakanlığı'ndan Sesli Kitap Uygulaması,
Bilgi İçin: http://www.beslenme.saglik.gov.tr/index.php?pid=268


TÜYAP 29. İstanbul Kitap Fuarı Çocuk Kulübü Etkinlikleri
Bilgi İçin: http://www.istanbulkitapfuari.com/


2. Çalışan Çocuk Karikatürleri Yarışması Sergi Açılışı
Düzenleyenler : Karikatür Vakfı ve
Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı
Yer: Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi
Tarih Ve Saat: 3 Kasım 2010, 18:45


Dr Ahmet Çevikaslan 14 Eylül 2010 tarihinde saat 11'de CNN Haber Bülteni telefon konuğu
Konu: 'Okula Yeni Başlayan Minikler'


Dr Ahmet Çevikaslan 13 Ağustos 2010 tarihinde saat 10:00'da CNN Haber Bülteni telefon konuğu
Konu: "LYS, Kazanamayanlar Açısından"


Çocuklar İçin Yaratıcılık Atölyeleri
Suna Ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde,
03-08 Ağustos Tarihleri Arasında
www.peramuzesi.org.tr


24-25 Haziran 2010 tarihleri arasında; 'İstanbul'da Okul Öncesi Eğitimi Geliştirme ve Niteliğini Artırma, Eğitim Materyalleri' konulu '2010 Kültür Başkenti'nde Yükselen Çocuk Sesleri Çalıştayı'


Dr Ahmet Çevikaslan 17 Haziran 2010 tarihinde saat 21'de CNN Türk TV'de Açıkça programında İrfan Değirmenci'nin canlı yayın konuğu
Konu: Karne Süreci, LYS, Tatil


Kadıköy Belediyesi 9. Çocuk Tiyatro Festivali,
1-12 Temmuz 2010 tarihleri arasında her gece saat 21:00'de Selamiçeşme Özgürlük Parkı'nda


Dr Ahmet Çevikaslan 7 Mayıs 2010 tarihinde öğle haberlerinde Sky Türk TV'nin telefon konuğu.
Konu: Siirt'te Çocuk Anneler


Dr Ahmet Çevikaslan 1 Mayıs 2010 tarihinde saat 10:00-12:00 arasında Airport TV'de Hayatın Ta Kendisi programında Nur Banu Molla'nın stüdyo konuğu


Dr Ahmet Çevikaslan 30 Nisan 2010 tarihinde saat 17 CNN Haber Bülteni'nde gündemi konuşacak
Konu: YGS Sonuçlarının Değerlendirilmesi Ve Gençler


Ülker Ve Fida Film İşbirliği İle 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı Onuruna 17-18 Nisan Tarihlerinde 50 İldeki 158 Sinema Salonunda "Ülker Çocuk Sinema Şenliği"


Dr Ahmet Çevikaslan 11 Nisan 2010 Tarihinde Saat 14'de Habertürk TV'de Habertürk "YGS" Özel Programı'nda Canlı Yayın Konuğu


Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle 18-27 Nisan 2010 Tarihleri Arasında Çocuklar İçin Ücretsiz Oyunlar
Ayrıntılı Bilgi İçin:
www.devtiyatro.gov.tr/web/haberler/dt_23nisan_ucretsiztemsil.html’


Kenan Doğulu'dan Darüşşafakalı Çocuklar Yararına Konser,
Tarih: 21 Nisan 2010,
Mekan: TİM Maslak Show Center


Çocuklara Sinema Atölyesi; 9-12 Yaş Grubuna Yönelik, 10 Nisan-30 Haziran 2010,
Her Cumartesi 10:00-12:30,
Ortaköy Kültür Merkezi Afife Jale Salonu
Başvuru: 2163868703, 5557477557
www.sinematek.org/s/atolyeler/istanbul-atolyeleri/cocuklarla-istanbul.html


Dr Ahmet Çevikaslan 5 Mart 2010 tarihinde saat 22'de Habertürk TV'de Özge Özsağman ile "1 HABER" programının konuğu.
Konu: Anaokulunda Aşk Cinayeti ve Öğrenciler


Dr Ahmet Çevikaslan; 29 Ocak 2010 tarihinde CNN TV 15 Haberleri'nde. Konu: "Küçük Başkanın İsyanı" video-haberinin yorumu


İstanbul Oyuncak Müzesi’nde her cumartesi günü 6-12 yaş grubuna yönelik “Faber-Castell ile Eğlenceli Cumartesi Atölyeleri".
Bilgi için: 0 216 359 45 50 – 51


Dr Ahmet Çevikaslan 28 Ekim 2009 tarihinde saat 22:00'de Habertürk TV " 1 HABER " programında Özge Özsağman'ın stüdyo konuğu.
Konu: İnternet Tuzakları, Öneriler


2. Ministar Çocuk Şenliği 22 Kasım 2009 tarihinde İstanbul Green Park Hotel'de


Dr Ahmet Çevikaslan 14 Eylül 2009, saat 12'de CNN Haberler'de telefon konuğu.
Konu: "İzmir'deki Sniper Çocuklar"


Dr Ahmet Çevikaslan 3 Ağustos 2009 Pazartesi günü saat 12'de CNBC-E FİNANSKAFE programında Gülay Afşar'ın konuğu.
Konu: Çocuklarda Zekanın Değerlendirilmesi


Dr Ahmet Çevikaslan 22 Haziran 2009 tarihinde 13:00 ve 15:00 arasında Kanal 7'de İkbal Gürpınar'ın Mutfağı programının sohbet konuğu


107.0 Radyo Barış Çocuk Ajandası programının 7 Haziran 2009 tarihli konuğu Şişli Terakki Vakfı İlköğretim Okulu'ndan Psikolojik Danışman Beyhan Özpar.
Konu: Yıl Sonu Sınavları, Karne, Tatil Öncesi


107.0 Radyo Barış'da 31 Mayıs 2009 tarihinde saat 12:00'de Çocuk Ajandası programının konuğu Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi, Pediatrist Uzm Dr Akif Özben
Konu: Çocuklarda Lösemi, Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı Çalışmaları ve 8. Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası





Tüm Ropörtajlar
İNFERTİLİTE (KISIRLIK) ÜZERİNE
İnfertiliye ya da yaygın bilinen adıyla Kısırlık; dünyada her 7 çiftten birini etkileyen bir durumdur. İlk bakışta sağlıklı görünen ve en az 6 ay süreyle düzenli cinsel ilişki yaşayan çiftlerde; çocuk sahibi olamama durumu olarak tanımlanabilir öz ...
Aylık Bülten ve Duyurular
e-posta adresinize gelsin
ister misiniz?
Adınız Soyadınız
E-Posta Adresiniz

Çocuk Ajandası  »  Çocuk - Gündem  »  Köşe Yazıları  »  DERKENAR

DERKENAR

Eğitim, Yeniden

Yazdır

06-04-2010

Kendisi de iyi okullarda okumuş, üst düzey yöneticilik yapmış olan bir arkadaşım çocukları için şöyle bir rota çiziyordu:

"Tüm servetimi onların en iyi eğitimi alması için harcamaya hazırım."

Arkadaşımın bu sözünden "en iyi eğitim" için çok para harcamak gerektiğine inandığı anlaşılıyor. Fakat daha başka neler düşünüyor bilmiyorum. Bilmediğim için de varsayımda bulunmamak en iyisi; kitaplar öyle diyor zira.

Sahi "en iyi eğitim" nasıl olmalı acaba?

Tabii "doğru eğitim" diye bir konu hakkında kafa yorarken mevcut veya idealize ettiğimiz eğitim sisteminin neye hizmet etmek üzere biçimlendirildiği, eğitim kurumunun yapı taşlarının hangi ideolojilerle yontulduğuna dair gerçekler var ki, İlyaz Bingül "Eğitim şart, neye ki" yazısında uzun uzun anlatmış onları.

Yani, "böylesine zıvanadan çıkmış bir dünyada idealist bir eğitimden bahsetmenin ne anlamı var, böyle saça böyle tarak" diyebilirsiniz elbette. Doğru da dersiniz, gemi bir rota tutturmuş gidiyor, geminin içinde olduğunuz sürece ne tarafa yürüdüğünüzün pek önemi olmadığını düşünebilirsiniz.

Olsun, kötü, karanlık düşünceler bulaşıcı ise iyilik de bulaşıcıdır elbet. Kör topal da olsa "oldurulmaya çalışılandan", "olması gerekene veya olana" doğru ağır ilerleyen, fakat önlenemez müthiş bir devinim var bana göre.

İnsan işaret parmağını ağzında ıslatıp havaya kaldırsa o devinim rüzgârının ne taraftan estiğini bulabilir. Zira sezgilere beslenmeyen akıldan genellikle hayırlı bir mamul çıkmıyor. Biz de bu hesapla "nasıl bir eğitim" konusunda kendimizce çeşitleme yapabiliriz. Hem böylece, "yav kardeşim işiniz gücünüz ona buna itiraz etmek, biraz da çözüm üretin" diyenlerin yüreğine bir nebze ferahlık hissi vermiş oluruz belki.

Ben eğitim uzmanı, eğitmen veya psikolog değilim. Doğru olduğuna inandığım şeyleri sohbet tadında yazmaya çalışıyorum. Herhangi bir iddiam yok. Yani bu yazı "eğitim konusunda yardımcı doçent rütbesinin altındakilerin fikrini dikkate almam" diyenler için pek uygun olmayabilir.

Yıllar önce bir köy kahvesinde şakacı bir büyüğümüz kahveciye içtiği çayı abdest suyuna benzeterek yüksek sesle söylenmişti. Kırk beş yaşlarındaki kel kafalı kahveci sinirden pancar gibi kızarmış "ulan ben otuz beş senedir çay yapıyorum, çayın nasıl yapılacağını senden mi öğreneceğim" diye söylenmişti. Hazırcevap amcamız hemen cevabı yapıştırdı: "Tabii benden öğreneceksin, sen otuz beş yıldır çay yapıyorsan, ben de elli beş senedir çay içiyorum, haberin var mı?"

Benimki de o hesap işte. Onca sene resmî tedrisattan geçmişiz, biraz uçuk da olsa, eğitim adına iki satır çeşitleme yapmaya hakkımız olsun değil mi?

İlk durak anaokulları

Bizim çocukluğumuzda anaokulu denen şey yok denecek kadar azdı. Zengini, fakiri, bütün ailelerin çocukları sokakta beraber oynardık. Çoğumuz anaokulu diye bir şeyin neye benzediğinden bile bîhaberdik.

Şimdi çocuk parklarında annelerinin veya bakıcılarının sıkı kontrolü altında plastik kaydıraklardan kayan çocukların dışında, sokaklarda oynayan çocuk görmek hayal oldu. Hatta uydu kentlerdeki parklar bile bomboş. Her biri bir köy nüfusu barındıran onlarca yüksek binanın arasındaki oyun alanlarında genellikle iç burkucu bir ıssızlık var.

Bu dönüşüm nasıl oldu ben tam olarak izleyemedim. Önce arsalara yeni binalar yapıldı galiba. Böylece çocukların oyun sahası olan tarlalar yerini araba geçerken oyunun dondurulduğu asfalt ara sokaklara bıraktı. Sonra arabalar çoğaldı, ara sokaklarda oyun oynanamaz oldu. Galiba tam o aralar anne babaların bilinçleneceği tuttu. Bu sıralarda anaokulları Hızır gibi imdada yetişti de modern velilerin yâresine merhem oldu diye biliyorum. Tam emin değilim tabii, buna benzer bir şey oldu galiba.

Bu aralar bizim burlarda herkes anaokuluna gider oldu. İnsanlar birbirine kafadan "sizinki hangi okula gidiyor" diye soruyor. Çocuklarına okullarının adları ezberletiliyor, sorulunca söylesinler diye.

Bir kısım anneler çetin hayat şartları karşısında çalışmaya mecbur kaldıkları için çocuklarını anaokuluna gönderiyor. Veya öyle olduğunu söylüyorlar. Zira onların bir kısmı aylık kazancının tümünü anaokuluna vermek durumunda kalıyor ki, çalışmayıp evde çocuğu ile ilgilenecek olsa ekonomik anlamda hayatlarında bir değişme olmayacak. Ayrıca çalışmadığı ve evde yapacak ipe sapa gelebilecek bir işi olmadığı halde çocuklarını anaokuluna göndermeyi tercih edenler de var. Bu veliler anaokuluna giden çocuklarının sosyal ilişkilerinin güçleneceğini düşünüyor olabilir, tam olarak bilemiyoruz tabii.

Anaokulları iyi vakit geçirme, sosyalleşme, oyun, insan ilişkileri gibi iddialarının yanında daha albenili bir özelliğini öne çıkarıyor: Okul öncesi eğitim.

Hani bir akşam yemeğine, tahmin ettiğinizin çok üstünde bir hesap ödeme durumunda kalınca, kazıklanmış olmanın burukluğunu teselli etmek için "fakat filân meze de gerçekten çok güzeldi" falan diye saçmalarız ya, acaba diyorum, anaokullarına onca parayı kaptıran veliler de o yüzden mi "ay, fakat çok şahane eğitim veriyorlar" türü tuhaflıklara kapılıyorlar?

Anlayacağınız, anaokulları çoktan "hoş vakit geçirme, sosyalleşme, şarkı söyleme, oyun oynama" mekânı olmanın ötesinde, birer eğitim kurumu olmuş da haberimiz yok. Ya da öyle olmamış ama öyle pazarlanıyor, artık her neyse yani.

Anaokullarında neler mi öğretiliyor? Sağdan soldan duyabildiklerim bile beni sandalyeden düşürmeye yetti. Daha bilmediğim kim bilir neler var? En masumu İngilizce eğitimi. Çocuklar "maay neeeeym iiiiz bilmemneeee" dedikçe anneler nasıl zevkten un ufak oluyor görmelisiniz. Sonra efendim, bilimsel ve sosyal projeler yapılıyor. Meselâ "dünya nasıl havada durur", "çevrenizdeki insanların tanıtımı", "baharda çiçekler nasıl açar" türü konular veriliyor öğrencilere. Öğrencilerin evde hazırlık yapıp okulda prezenteyşın yapması isteniyor

Tabii küçücük çocuklar böyle bir işin altından nasıl kalksın? Neticede hafta sonu veliler saatlerce çocukların projelerini yapıyor. Dışarıda güzelim bahar akıp giderken, apartman odalarında çocuklar televizyon seyrederken, veliler elişi kâğıtlarından desenler kesip beyaz kartonun üzerine yapıştırıyor. Sonra gönülsüz çocuklarına nasıl prezzantasyon yapacaklarını anlatmaya çabalıyor.

Ertesi sabahın köründe çocuklar kartonları alıp okula sunuş yapmaya gidiyor. Bu sırada öğretmenler defterlerine not alarak çocuğun performansı hakkında velileri bilgilendiriyor. Sesi çok çıkmayan, yeterince cazgır olmayan çocuklar için psikolojik destek bile düşünülüyor, haberiniz var mı?

Proje hazırlanmadığı hafta sonları da yayılmak yok. Bu kez velilerle birlikte yine marş marş okula, portfolyo çalışması yapmaya. Havalı ismine bakıp aldanmayın, neticede veliler ve çocuklar hafta sonu okulda buluşuyor, çocuklar yaptıkları şeyleri annelerine gösteriyor, veliler mutfakta kurabiye yerken çocuklar oyun falan oynayınca portfolyo çalışması yapılmış oluyor. Veliler de bu yaşa kadar adını bile duymadığı bir şeyin çocuklarına uygulanıyor olmasından büyük haz duyuyor pek tabii.

Başka uçuk şeyler de öğretiliyormuş anaokulunda. Meselâ uzaydaki kara delikler. Üniversite bitirmiş velilerin çoğunun bile ne olduğundan bîhaber olduğu, gerçek bilim adamlarının bile nasıl bir şey olduğunu tam olarak tarif demediği kara deliklerin daha anaokulunda öğretiliyor olması, velileri güneşte unutulmuş Roma dondurması gibi zevkten eritiyor hiç şüphesiz.

Ayrıca tiyatro ve oyunculuk bilgisi de veriliyor. Meselâ düşmanları (yani Yunanlıları falan) yenerek kanlar içinde Türk bayrağını diken Mehmetçik tiyatrolarını veliler ayakta alkışlıyor. Bu arada parantez açarak bir bilgi vereyim: Geçenlerde benzer bir tiyatroyu izleyen AKP'li bir bakan, yumuşak bir üslupla, okul yöneticilerinden "küçük yaştaki çocuklar için savaş, kan ve şiddet içeren mizansenler yerine sevgi ve barış dolu olanları tercih etmelerini" salık vermiş. Böylece bir bakan olarak, bir ilk'e imza atmıştır herhalde; "devinim ağır ama durdurulamaz" dediğim gibi.

Baştaki sözümüze sadakatle biraz da kendimce anaokullarındaki eğitimin nasıl olması gerektiğinden bahsedeyim. Bana göre bu sorunun cevabı çok basit: Bence anaokullarında eğitim denen şey topyekûn kaldırılmalı. Yani anaokullarının çocukları eğitmek gibi bir programı, böyle bir kaygısı olmamalı. Hatta örneğin çocuklara şarkı bile öğretilmeye çalışılmamalı bence.

Yanlış anlaşılmasın müzik olmasın demiyorum, müziği çocuklara öğretmek gibi bir kaygı olmamalı demek istiyorum. Örneğin çocuklar bir odada oynuyorken, bir köşede veya başka bir odada canlı müzik yapılabilir. İlgi duyan çocuklar oraya doğru yaklaşır, kendince söylemeye çalışır zaten. İlgisi olmayan ne yapıyorsa onu yapmaya devam eder. Aralarında gerçekten çok yetenekli bir çocuk varsa velisine haber verilir hepsi bu.

Müzik sadece bir uç örnek. Uzay, İngilizce, Biyoloji eğitimleri ve tabii ki proje, portfolyo gibi saçmalıklar da anaokulunda olmamalı bana göre. Onun yerine çocukların ilgi alanları gözlemlenmeli ve -o ilgi alanına göre eğitim vermek değil- o ilgi alanları içinde çocuklardaki öğrenme arzusunun tetiklenmesi üzerine kafa yorulmalı. Özel bir ilgi alanı yoksa da sabırlı olunmalı, çocuklar izlenmeye devam edilmelidir diye düşünüyorum. Bu konuya yazının sonuna doğru tekrar döneceğim.

Çocuklar hiç bir şey öğrenmese bile, kalabalık bir ortamda nasıl davranılması gerektiği, yemek yerken sıra beklemek, başka çocukların haklarına saygı duymak gibi toplumsal hayatın temel kurallarını, okul hayatının doğal akışı içinde kendiliğinden öğrenirler ki, anaokulunun misyonu için bu yeter de artar bana göre.

Belki böylece çocuklar anaokullarını sevmeye, okula istekle gitmeye başlar yavaş yavaş. Zira benim gözlemleyebildiğim kadarıyla çocukların çoğu zevkle anaokuluna gitmesi beklenirken evde bütün gün anneannesi, babaannesi ile kalmayı tercih ediyor. Eh, anaokulları gerçek okulların hazırlık dönemi gibi değerlendiriliyorsa, gerçek okulu sevmeme pratiği anaokulunda da yansımasını buluyor demektir.

Gelelim gerçek okullara; ilköğrenim, lise ve devamına

Belki söylemeye gerek yok ama yine de hatırlatmakta fayda olabilir; bu ütopik yazıda eğitimden kastedilen, çocukların üniversite sınavında iyi bir puan tutturmalarını ve kabul gören bir üniversiteye kapak atmalarını sağlamak değil.

Böyle bir kaygı olmadığına göre okullar eğitim politikalarını, eğitime yaklaşımlarını belirlerken şunları dikkate almalıdır bana göre:

Her yıl binlerce çocuk ilkokula başlıyor. Bu çocuklar hayatlarının ilerleyen dönemlerinde marangozluk, elektrikçilik, berberlik, terzilik, aşçılık, doktorluk, mühendislik, pilotluk, tarihçilik, din adamlığı, -babaları sayesinde- patronluk veya sayfaları doldurabilecek farklı meslek dallarından birini seçecekler.

Yani hepsi aynı işi yapmayacak. Bu yüzden hepsini mühendis, doktor, tarihçi vs olacak gibi aynı torna eğitimden geçirmek gerekmiyor. Ben mesleğim gereği az da olsa kullandım. Fakat her bin çocuktan sadece ikisi pratik hayatında kullanacak diye 998 çocuğa integral, türev, vb öğretmenin bir anlamı yok. Çünkü o 998 kişi integral, türev dersinden ittir kaktır geçip de iş hayatına katıldığında bırak integrali, bir üçgenin alanın nasıl hesaplandığını bile hatırlamayacak.

Yukardaki maddeyi destekleyici olarak fizik, kimya, matematik gibi pozitif bilimlerde, hâlihazırda epey yüksekte duran standart eğitim çıtası oldukça aşağıya çekilmelidir bana göre. Çıtanın seviyesi belirlenirken şu sorudan yola çıkılabilir: Gündelik yaşantıda ortalama bir insanın ihtiyacı olan teknik bilgi nedir?

Örneğin matematik adına dört işlem, alan ve çevre hesabı, hacim hesaplama gibi konular gerekli olabilir, fakat trigonometri pek gerekli olmaz. Gündelik hayatta çok nadiren gerekli olduğunda uzmanına veya kitaplara danışılabilir. Fizik adına hız hesabı, kaldıraç ile ağır bir şeyi yerinden oynatabilme veya makara sistemi ile ağır bir şeyi yerinden kaldırma gündelik hayatta gerekebilir. Fakat altında delik olan bir kovanın kaç saate dolacağı işimize yaramaz.

Örnekler çoğaltılabilir. Böylesine kırpılmış bir eğitimde, eğitim saatinin ne ile doldurulacağını düşünmenize gerek yok. İhtiyaç yoksa eğitimi günde dört saate düşürürsünüz olur biter. Yoksa siz de daha çok eğitimin daha iyi eğitim olduğu yanılsamasına inananlardan mısınız? Biraz incelerseniz, "daha çok eğitimin" üniversite sınavında daha çok puan kazanmak anlamına geldiği için böyle düşündüğünüzü görürüsünüz.

İnsanların insanca yaşayabilmek için üniversite bitirmek zorunda olmadığı, insanların doyumsuzluk ve arsızlık döngüsünün içine itilmediği, dünyanın kaynaklarını hoyratça tüketmeden kanaatkâr bir şekilde yaşayabildiği bir dünya hayal edin bu yanılsama ortadan kalkıverir.

İlköğretim yıllarında fizik, matematik veya diğer derslere verilen temel bilginin ötesinde ilgi duyanlar elbet olacaktır. Bu öğrenciler elbette ilgi duyduğu alanlara göre gruplanarak eğitim çıtaları yükseltilebilir. Bu hâlihazırda kısmen yapılan bir uygulama. Örneğin, lisede öğrenciler Matematik, Türkçe gibi farklı sınıflara geçebiliyor. Keza meslek liseleri de bu uygulamaya örnek olarak gösterilebilir.

Fakat bence çeşitlilik açısından uygulama çok yetersiz. Fırsat eşitsizliği de madalyonun diğer yüzü. Çünkü iş dönüp dolaşıp üniversite sınavında yüksek puan tutturup, bir kasta kabul edilme bozunmuşluğuna gelip dayanıyor.

Benim üniversitede okuduğum yıllarda bile bazı kitapları edinmek hayli zordu. Çünkü kitapların çoğu Türkiye'de bulunmuyordu. Bulunan kitaplar da çok pahalıydı. Tuğla gibi kitapları fotokopi çekmek de epey zahmetli ve fiyatlı olduğundan ofset tekniği ile kitap çoğaltıp pazarlayan arkadaşlar bile türemişti. Hatta bu işi yapan bir arkadaşımın adı Ofset Cemal'e çıkmıştı.

Şimdi bilgiye ulaşmak o döneme göre inanılmaz kolay ve çabuk hâle geldi. İnternet sayesinde oturduğumuz koltuktan kalkmadan dakikalar içinde muazzam bir bilgi hazinesine ulaşma şansına sahip olduk. Gelgelelim eğitim sistemi adına reform yapmak gibi bir geleneğimiz olmadığı için bu yeni koşul topyekûn görmezden geliniyor.

Daha önce Necdet Şen'in "Çocuğun istikbali sözkonusu" yazısında bahsedildiği için üzerinde çok konuşmak istemiyorum. Fakat özetle, eğitim sistemi belirleyicileri, bilgi çağını iyi okumalı ve internette dakikalar içinde öğrenilebilecek bir bilgiyi çocuklara boş yere ezberletmeye uğraşmamalı diye düşünüyorum.

Pozitif bilimin dışındaki tarih, edebiyat, felsefe, din bilgisi gibi dersler ise öğrenciyi anasından doğduğuna pişman edecek şekilde değil, basit ve temel anlamda anlatılmalıdır. Öğretilmeye çalışılmamalıdır, sadece anlatılmalı, anlatılan şey yüceltilmemeli, lânetlenmemeli, gurur vesilesi yapılamalı sadece film şeridi gibi ne olduysa o şekilde anlatılmaya çalışılmalıdır. Anlatılan şeyle ilgili farklı bakış açıları, farklı yorumlamalar varsa, bu yorumlardan da tarafsız bir şekilde bahsedilmeli, haklı haksız ayrımına girmekten kaçınılmalıdır diye düşünüyorum.

Diğer ders dallarında olduğu gibi buradaki amaç öğrencinin içindeki merak etme öğrenme arzusunu harekete geçirmek olmalıdır. Zira öğrenme denen şey ancak bir kişinin öğrenmek istemesiyle olur bence. Öyleyse ana amaç çocukların neye ilgisi varsa o konuyla ilgili öğrenme arzusunu tetiklemek olmalıdır.

Yine de bir kişide öğrenme arzusu olmadan o kişiye bir şey öğretilebilir mi? Öğretilebilir tabii. Nasıl olduğunu merak ediyorsanız mevcut eğitim sistemi altında yamulmuş mezunları şöyle bir gözlemleyin yeter. Bütün eğitim hayatı boyunca resmî tarih dersinden nefret etmiş, üniversitede kök söktüren meslek derslerinden hoplaya zıplaya geçerken, resmî tarih dersinden sürüne tırmalaya geçmiş bendenizin, okul bittikten sonra üste para vererek tarih kitaplarını okuması da bir diğer manidar örnek olarak verilebilir.

Sadece nakliye firmalarını ilgilendirebilecek Kütahya'da şeker fabrikası olması gibi bilgileri çocukların kafasına çakmaya çalışıp, bakalım iyi ezberlemiş mi diye sınava sokmak yerine çocuklara, gençlere günlük hayatta işlerine yarayacak bilgiler öğretilmelidir.

Örnek mi istersiniz? İlkokuldan üniversiteye kadar hiç kimse bana çek nedir, senet nedir öğretmedi. Bugün bile boş bir senede imza atmanın ne anlama geldiğini tam olarak bilmem. Üniversite yıllarında budala gibi kartvizitin arkasına tükenmez kalemle çarpı koymak yerine boş bırakırsak başımıza neler gelebileceği konusunda fanteziler üretirdik. Bilmiyorduk ki, kimse öğretmemişti ve öğretmeyecekti.

Bugün polislere taş attığı için hapis yatan zavallı çocuklara okulda böyle bir kanundan, böyle bir cezadan bahsedilse fena mı olurdu? Sizce o çocukların kaçı yaptıkları şeyin böyle bir cezası olduğunu biliyordu? Böyle bir cezası olduğu okulda öğretilse, acaba kaçı ısrarla taş atmaya devam ederdi? Okulda öğretmiyorsanız çocuklar yaptıkları şeylerin nasıl bir cezası olduğunu ne şekilde öğrenecek? 12 yaşındaki çocuk gidip hukuk fakültesi kitaplığındaki tuğla gibi kitapları mı okuyacak?

Hâkeza, hormonları fokurdayan ergenlik çağı gençleri, karşı cinsle ilişkiye girecek olsa ve bir şekilde ailelerden biri durumu mahkemeye kadar tırmandırsa, gençler nasıl bir ceza ile karşılaşacaklarından haberdar mı? Hangi yaşın altındaki bir kızla cinsel ilişkiye girmenin kanun önünde hangi cezaya yol açabileceği okulda değil de mahalle bakkalında mı öğrenilecek?

Yakın zamanda grizu patlaması yüzünden ölen madencilerin ardından şirkette çalışan bir maden mühendisi de gözaltına alındı. "Kim bilir farkında olmadan hangi kâğıtların altına imza atmıştır gariban mühendis" diye geçti aklımdan. Üniversitede onca yıl okuyan mühendisler, besbelli ki büyük olasılıkla bir fabrikada ara yönetici olarak iş bulacak. Bu gençlere temel iş hukukunu, iş güvenliği kanunlarını öğretmek nasıl olup da kimsenin aklına gelmiyor hayrete düşmemek elde değil.

Klasik anlamda eğitim, bilen kişinin bilgilerini bilmeyen kişiye aktarması şeklinde özetlenebilir. Böylece öğrenen kişi gerektiği zaman bu yeni bilgiyi hızla kullanabilir hale gelir. Böylece öğrenen kişi ihtiyacı olduğunda doğru çözümü bulmak için bocalamaz, vakit kaybetmez.

Ne var ki, öğretme/öğrenme süreci sonunda "ben artık bunu tamamen öğrendim, bunu her yönüyle biliyorum" diyen kişiler, o şeyle ilgili arayış içinde olma, algılarını açık tutma durumunu sona erdirebiliyor. İşlek beyni olanlar, öğrenmiş olduğu bilgiyi bir yana koyup yeni şeyleri öğrenmeye soyunuyor ve bu durumda iş malûmatfüruşluğa doğru gidebiliyor.

Neticede, öğrenilen her şey bir daha sorgulanmamak üzere zihnin bir yerine atılıyor ve bir süre sonra insanı benzer uyarılarda hep aynı tepkiyi veren sevimsiz bir papağana dönüştürebiliyor. Zira artık her şey biliniyordur, hiç bir şey için düşünmeye gerek kalmamıştır. Zihin bir zamanlar öğrendiklerini yarım yamalak tekrarlayan bir gramofondan fazlası değildir.

Yine bu bağlamda ateşli tartışmalarda sıklıkla söylenen "çocuklarımız din veya siyaset gibi konularda kendi özgür kararlarını verecek şekilde bir eğitime tabi tutulmalıdır" sözü de bir açmazdır (paradokstur) bana göre.

Çünkü eğitim ile anlaşılan şey, karşınızdaki kişiye bir bilgiyi, bir inanışı öğretmektir. Bu işi başardığınızda öğrenen kişi aslında kendi talebi olmadığı hâlde, bir konu hakkında fikir sahibi olur. Dışardan gelen bir bilgi adeta bir virüs gibi gelip, beynin bir yerine yerleşir. Ve elbette bu şekilde özgür kararlar alabilmek asla mümkün değildir. Başkasının bilgisi ile koşullanmış bir beyin ne özgür olur, ne de özgün.

Dolayısıyla yukarıdaki cümle belki şöyle düzeltilebilir: "Çocuklarımızı eğitme kaygısı içinde olmayalım ki din, siyaset gibi konularda kendi özgür kararlarını verebilen bireyler olabilsinler."

Bence aydınlanmış bir zihin niteliği ne olursa olsun, mümkün olduğu kadar çok bilgiyle donatılmış bir zihin değil, sonsuz bir öğrenme arzusunu içinde olan ve o öğrenme ve merak arzusu sayesinde öğrendiği şeyleri dahi doğru kabul etmeyen, onları tekrar tekrar sorgulayan zihindir.

Aslında buradaki anahtar nokta insandaki merak ve öğrenme arzusu oluyor bence. İnsan herhangi bir konuda öğrenme iştiyakı taşıyorsa, (özellikle yaşamakta olduğumuz bilgi çağında) bir öğreten olmasa bile ihtiyacı olan bilgiyi mutlaka öğrenecektir diye düşünüyorum. Fakat bu kanallar kapalı ise eğitmenin feriştahı gelse öğretilen bilgi kısır, sığ, cansız ve mekanik kalıyor. Öğretene de, öğrenene de hiç bir fayda sağlamadığı gibi filiz bularak başka zihinlerde yeşeremiyor.

O halde eğitmenlerin esas görevi, bir şeyler öğretmekten ziyade, çocukların ilgi alanına göre, onlardaki merak ve öğrenme aşkı duygularını tetiklemenin yollarını aramak olmalıdır bana göre. Bu işin nasıl yapılabileceğini ben de bilmiyorum ama bu konu üzerinde daha çok kafa yorulması gerektiğine inanıyorum.

Teknik konularda elde edilen birikim, elbette öğrencilere bire bir aktarılmalıdır. Elbette trigonometri dersinden geçemeyen biri uçak mühendisi olamamalıdır.

Fakat teknik olmayan, hayata dair konularda da eğitimciler aynı yolu izliyorsa, yani öğrencilerin öğrenmiş oldukları bilgileri tekrarlamasını bekliyorsa, bunu yapan öğrencileri mükâfatlandırırken yapamayanları cezalandırıyorsa, bu işte bir terslik vardır bana göre. Bunun yerine, herhangi bir konuyu her yönüyle çok iyi öğrendiğini, tüm detaylarını bildiğini iddia eden öğrenciler o dersi tekrarlasalar daha iyi olur bence.

Çünkü birçok düşünürün bahsettiği gibi ben de "gerçek denen şeyin bir kere yakalandığında bir kutuya konup istendiği zaman bakılıp faydalanılacak bir şey" olmadığına inanıyorum. O bence incelendikçe, bakıldıkça şekil değiştiren, herkesin penceresinden, günün her vakti farklı görünebilen bir şeydir. Belki de önemi olan gerçeğin kendisi değil, ona bakan gözün ne derece korkulardan, kaygılardan uzakta olduğu, ne derece halisane olabildiğidir?

Bana göre eğitim adına yapılan en kökten hatalardan biri de; bilgi ile öğrenen kişi arasına kalın bir çizgi çekilmesi, çizginin bir tarafındaki bilgilerin derlenip, çizginin öbür tarafındaki öğrencinin beynine boca edilmeye çalışılması durumu.

Böylece, insanın içsel dürtüleri ve sezgileri ile kendi kendine birçok sorunun cevabını bulabileceği ve kendi özgün yolunu çizebileceği gerçeği görmezden geliniyor. Resmî eğitimciler adeta çocukların bu şekilde dünyayı öğrenmesinden ve algılamasından korkarcasına, onların içinde saklı bulunan bu değerli yeteneği el birliği ile yok etmek için anlaşmış gibi davranıyor.

Bugün dünyadaki herhangi bir ibadethanenin kapısında görebilir misiniz bilemem, fakat bundan binlerce yıl önce Delfi'deki tapınağın kapısının üstüne "kendini bil" yazmışlardı. "Kendini bilmek için bu tapınağa gel" veya "kendini bilmek isteyen rahibi görsün" yazmıyordu. Sadece "kendini bil" yazıyordu. Belli ki, dünyayı, hayatı öğrenmek için en doğru kaynak olarak yine insanın kendi iç dünyası adres gösteriliyordu.

Fazla uçtuk, biraz da ayakları yere basan, yenilir, yutulur türden şeyler söylesek fena olmayacak galiba. Öyle ya, eninde sonunda eğitim çağına gelen çocuklarımız var. Onları eğitim için Delfi tapınağına gönderemeyeceğimize göre, elimizde fazla bir seçenek kalmıyor; her ne kadar hazzetmesek de kanunların belirlediği standart eğitim tornasından geçecek hepsi.

Demek ki çocuklarımız da kendi yollarını "olmayana ergi" metoduyla bulma kaderinde; "hep ters olanı görerek düze ulaşma durumu, hep yanlışı deneyimleyerek doğru hakkında fikir sahibi olma hâli" yani.

Biz anne babalara düşen ise her şeyden önce derin bir nefes alıp sakinleşmek, ağaçların arasında dolaşırken ormanı unutmamak, "en iyi eğitim" hezeyanlarına kapılıp çocuklarımızda kalıcı hasarlar bırakmamaya çalışmak olsa gerek.

"Çocuklarımı iyi eğitmek adına daha fazla ne yapabilirim" sorusu yerine "çocuklarımı eğitmek adına yaptığım hatalar ve sebep olduğum tahribatlar var mıdır" sorusu bizler için iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de, ne dersiniz?

Seyit BALKUV
 
 Geri Dön Bu yazı şimdiye kadar 3704 defa görüntülendi
 

Tüm Editör Yazıları
14 MART'A 14 ACİL TALEP
1- Emekli hekim ücretleri acilen iki katına çıkarılmalıdır.

2- Hekimler arasında dayanışma yerine rekabete yol açan, hekimlik uygulamalarını değersizleştiren ve hastaları “puan”a dönüştüren mevcut “performansa ...
Tüm Köşe Yazıları
ÇOCUK POSTASI
Vitus: Kendi Yıldızını İzlemek
Ahmet ÇEVİKASLAN 
EBEVEYN PANOSU
Uzman Seçerken Dikkat!
Gaye TOLUN 
GÜNEŞ
Türkiye'de Her Dört Çocuktan Biri Yoksul
İdil ÇELİKER 
HÜRRİYET
Annesiz Kızlar
Pucca GÜNLÜK 
TARAF
Çocuklar İçin
Mustafa PAÇAL 
{Yazar Girişi}
Uzmana Sorun

Ana Sayfa | Hakkımda | Editör'den | Haberler | Köşe Yazıları | Medyada Çocuk Ajandası | Tıbbi Makaleler | Uzmana Sorun | Anne Babalara Kısa Kısa
Özel Dosya | Ropörtajlar | Öneri Tahtası | Anket | Etkinliklerimiz | İletişim
Copyright © 2008-2017 Çocuk Ajandası
Çocuk Ajandası'nda yer alan bütün yazılı ve görsel materyal, sadece kaynak (www.cocukajandasi.com) gösterilerek kullanılabilir.
Çocuk Ajandası'nda yer alan tıbbi içerikli materyal; bir sağlık profesyonelinin klinik koşullarında uygulayacağı tedavilerin yerini asla tutamaz,
sadece bilgilendirme amaçlıdır.